Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2013 Perşembe

Kıssadan Hisse... Anlayana...


Fetih Sırrı



Yavuz Sultan Selim Han devrinin ahlâkî yüceliğini gösteren pek çok vaka vardır. 

Mısır seferine giderken ordunun Gebze yakınlarından geçtiği yerler bağlık bahçelikti. Sultan Selim Han:
– Acaba askerlerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparıp yediler mi, diye endişelendi.

Sonra yeniçeri ağasını huzuruna çağırttı:
– Ağa, fermanımdır! Bütün yeniçeri, sipahi ve azap askerlerimin heybeleri yoklansın. Heybesinde bir elma veya üzüm salkımı çıkan asker olursa, derhal huzuruma getirilsin, diye emretti.

Yeniçeri ağası derhal harekete geçerek heybeleri araştırdı. Sonra sultanın huzuruna gelerek:
– Sultanım, koparılmış hiçbir meyve izine rastlamadık, dedi.

Yavuz bu habere çok sevindi. Endişeden kurtuldu. Ellerini açarak:

– Allahım, sana sonsuz hamd ü senalar olsun. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan eyledin, diyerek dua etti ve yeniçeri ağasına:
– Şayet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı seferden vazgeçerdim. Çünkü haram yiyen bir ordu ile fetih mümkün olmaz, dedi.


21 Mart 2013 Perşembe

Yavuz Sultan Selim ve Keklik....


Bir Gün Padişah Yavuz Sultan Selim pazarda gezerken keklik satılan bir tezgah görür ve keklik satılan tezgaha yönelir. Bütün keklikler 1 altındır fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 100 altındır.

Yavuz Sultan Selim sorar:

-Bunlar 1 altın da bu neden 100 altın?
...

Satıcı:
-Hünkarım 100 altınlık olan ötüşüyle diğer keklikleri kendine çeker ve yakalanmalarını sağlar.

Yavuz Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve
-Ver o kekliği bana! der.

Herkes şaşkınlık içinde napacak acaba koca Padişah bir kekliği diye düşünürken Yavuz Sultan Selim kekliğin kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırıverir ve der ki:

-KENDİ IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR!!!



30 Mayıs 2011 Pazartesi

SESSİZ GEMİ.....



Yahya Kemal Beyatlı'nın "Sessiz Gemi" şiirini ilirsiniz değil mi, hatta Hümeyra seslendirmişti şarkı olarak... Ne kadar içe işler, neler neler düşündürür... Peki hikayesini biliyormusunuz, doğrusu ben bilmiyordum :(



Nazım Hikmet'in annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşk

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...

1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi...
Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı...

1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı...


O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı...
Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu...
O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi...
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o...
Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi...
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi...
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı...

Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı...
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu...

Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi...
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı...
Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:
“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim...”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı...

Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda...
Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu...
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti...
Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı...
Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:
“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...”
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu...
Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi...
Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi...
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti...
Artık evlenmek istiyordu...

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu evliliğe yanaşmıyordu...


Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum...
Bu kadın yazın adada otururdu...
Ben de orada idim...
Deli divane olmuştum...
Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi...
1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu...
Ben müthiş muzdariptim...
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi...
Gider gitmez benim için boşalıverirdi...

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı...
Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı...
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu...
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim...
Gitmeyeceğine yemin etmişti...

Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum... 

Müthiş bir acıyla yerimden kalktım...
İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı...
Sert bir lodos esiyordu... Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim...
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı...
Çok para verince biri ikna oldu...
Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı...
Denizde çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı...
Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum...
Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik...

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım...
Yoktu...
Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim...
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım...
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim...”

“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim...
Vakit hayli geçti...
Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim...
Aradılar taradılar birini buldular..
Yine bir sürü para verdim...
Arabayla yola koyuldum...
Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım...
Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım...
Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu...
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim...
Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk...”


Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu...
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...
Gelmedin mahzun oldum...
Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi...
Çok çok göreceğim geldi...
Beni niye aramadın...
Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...”

Hiçbir zaman o evlilik olmadı...
Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten...


Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden...
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu...
Sosyalistti...
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu...
Celile artık yaşlanmıştı...
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu...
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği...
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu...
Büyük aşkını gördü...
Ama yanına gitmedi...
Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi...
Hızla uzaklaştı oradan...

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in...
Şöyle yazıyordu:
“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...”
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...

SESSİZ GEMİ...

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir...
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri...
Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır...
Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu...
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir...


“Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden...
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...”



16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Yaşam Dersi ....

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu.
Hatta, bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile,
"Bu adam bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor?" diye.
Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep.
"Bomba gibiyim..."
Jerry, doğal bir motivasyoncuydu.
Yanındaki insanlardan biri o gün, kötü bir gündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.
Bir gün Jerry'ye gittim. "Anlayamıyorum" dedim.
"Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan
olabiliyorsun? Nasıl başarıyorsun bunu?"

Her sabah kalktığımda kendi kendime;
"Jerry, bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü" derim.
Her zaman havamın iyi olmasını seçerim.
Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var.
Kurban olmak ya da ders almak.
Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, yine iki seçimim var.
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek.
Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim.
"Yok yahu" diye dalga geçtim. "Bu kadar kolay yani"
"Evet...Kolay..." dedi Jerry.
"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır.
Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin.
Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin.
Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin.
Yani sen hayatını nasıl yaşayacağını seçersin"
Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi.

Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım.
Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi.
Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.
"Nasılsın?" diye sorduğumda; "Bomba gibi" dedi.
"Bomba gibi"
"Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim.
"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.
Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim."
"Korkmadın mı? Şuurunu kaybetmedin mi?"
Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep "iyileşeceksin merak etme" dediler.
Ama acil servisin koridorlarinda sedyemi hızla sürerken
doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum.
Bu gözler bana "Bu adam ölmüş" diyordu.
"Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım"
"Ne yaptın?" diye merakla sordum.

Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
"herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını" sordu.
'Evet' diye yanıt verdim.
"Var"
Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.
Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım;
"Benim kurşunlara alerjim var!.."
Doktor ve hemşireler gülmeye başladılar.
Tekrar bağırdım;
"Ben yaşamayı seçtim.
Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil"

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıklari sayesinde değil,
kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı.
Yaşaması bana yeni bir ders oldu.
Hergün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim
ve herşeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu.

Bu yazıyı okudunuz.
Şimdi iki seçiminiz var:
1. Unutup gitmek,
2. Yazıyı dikkate alıp saklamak, arkadaşlarınızla paylaşmak.

Francie Baltazar Schartz

Ben seçimimi yaptım. Siz değerli arkadaşlarımla paylaştım.

Ya siz?..."

HER ZAMAN 'BOMBA GİBİYİM' DEMENİZ DİLEĞİYLE...



14 Nisan 2011 Perşembe

Tarihten Bir Yaprak....

Mail kutuma düşen bir yazı....

Muallim Ahmet Rıfkı
Yıl 1915...
Çanakkale’de kızılca kıyametin koptuğu günler...
Aylardan Mayıs...
Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.
Selâm verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selâma bile karşılık vermezler!..
Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır.
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler, ama siz hâlâ buradasınız! Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?”
Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.
Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.
Ahmet Rıfkı’nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanımdır ve Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.
Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.
Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der:
“Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma! Kısmetse dönüşte borcumu öderim!”
Çeşitli cephelerde savaşa katılır.
19 Aralık 1915 günü şehit olur...
Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hâdiseyi tevekkülle karşılar.
Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.
“Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın!” der.
Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir:
“Ayşe Hanım, sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın!”
Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah’la birlikte dükkâna gider.
Selâhaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah’ın önüne koyar!
Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.
Şöyle yazıyordur defterde:
“Bu hesap Ahmet Rıfkı’nın kanıyla ödenmiştir, vesselam!”

Kaldı mı böyle insanlar ?



4 Şubat 2011 Cuma

Hayatın Özeti...

 Bu yazıyı bana sevgili Fiamma göndermişti ...

HAYATIN ÖZETİ
0 dan başlarsın yaşama, 1 bakmışsın girivermiş hayatına, 2 de bir özlersin, 3 günlük ayrılık ölüm gibi gelir, 4 gözle beklersin, 5 vakit namazdan daha bağlısındır, 6 üstü insandır halbuki, 7 kat göklerde hissettirir kendini, 8 köşesindir mutluluktan, 9 doğurursun beklemekten, sonunda 10'u çok seversin...
Geri sayım sen doğduğunda başladı !
Eğer 9 canlı bile olsaydın en fazla 8 kez kaçabilirdin Ölümden ! Bil ki 7 Düvele sultan dahi olsan yerin 6 mekan olacak sana. En fazla 5 metre kumaş götürebileceksin ! Kapatacaksın 4 açsanda gözlerini ! Bu 3 günlük fani dünyada Azraile 2 kat olup yalvarsan da nafile,ecel geldiğinde 1 gün öleceksin ! İşte, o an herşey 0 dan başlayacak.




18 Aralık 2010 Cumartesi

Uykudakiler....

Bugün benim Bıdık uyurken baktım da, ne kadar şirin, ne kadar masum görünüyor, tıpkı bebekler, tıpkı insanlar gibi...




Sonra hayvanlar dünyasına bir gözatayım dedim, uyuyan hallerine....





Bakarmısınız,en yırtıcısı bile ne kadar masum görünüyor :)

 

 
 

 

 

 
  
 

 
 
 
 
 

 
 

Veee... Çocuklar için çizgi film ve oyunlar olan bir site adresi size...




2 Aralık 2010 Perşembe

O Yüzme Biliyor....

 Mail kutuma düşen bir yazı....


Hatırlar mısınız bilmem...

Geçtiğimiz yıllarda 10 Kasım Atatürk'ü anma töreninde küçük bir kız
çocuğu "Atatürk ölmüş" diye hüngür hüngür ağlıyordu ve anne babası da
küçük kızı sakinleşsin diye "ama o bizim kalbimizde yaşıyor" diye
avutmaya çalışıyorlardı. Ancak küçük kızı bir türlü
sakinleştirememişlerdi. Günlerce televizyon ekranlarında web
sayfalarında konu olmuş, hepimiz duygulanmıştık. Aşağıdaki anekdotu
okuyunca biran bu olayı anımsadım.

* * *

Efendim olay otistik çocukların eğitildiği bir okulda geçiyor.
Musa öğretmen çocuklara Atatürk´ü anlatırken "O ölmedi içimizde yaşıyor" diyor.
Aradan bir süre geçiyor, küçük çocuğun ailesi öğretmene eskiden çok su
içen çocuklarının artık su içmediğinden yakınarak, yardım talep ediyor.
Musa öğretmen çocuğa neden su içmediğini soruyor.
Çocuğun öğretmenine verdiği yanıt yeri göğü inletecek, gözyaşlarını
suya-sele çevirecek bir yanıttır.
Küçük çocuk "içinde yaşattığı Atatürk boğulmasın diye su içmemektedir."
Öğrencisini gözyaşlarıyla bağrına basan Musa öğretmen;
"İstediğin kadar su içebilirsin, Atatürk çok güzel yüzme biliyordu"
deyince
Hayat normale dönüyor ve küçük çocuk içinde özenle koruduğu
Atatürk´ünün yüzme bildiğini öğrenince yeniden su içmeye başlıyor.

* * *

Prof. Dr. Hüdaver COŞKUN



8 Ekim 2010 Cuma

Dürüstlük....



DÜRÜSTLÜK

A.Şerif İzgören anlatıyor

İzgören&Akın'a toplantıya gideceğim.Baktım geç kalma ihtimalim var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor ben dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik.Ankara'da Bakanlıklar.Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL uzattım.Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya,taksici üstünü arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak.Şoför,para üstü varmı diye aranmaya başladı.

"Üstü kalsın kardeşim"dedim.

Döndü bana doğru

"Vaktin varmı ağabey ?" dedi.

"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)

Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde bir büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş uzattı.Belli ki para bozdurmuş.

"Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?"

-Ne alacağım ağabey 50 krş.u

-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.üstü kalsın demiştim.

Döndü bana,attı kolunu arkaya :

-Vaktin varmı ağabey

-Var

-Çek kapıyı o zaman

Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.

5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam bize"Durun kalkmayın" derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

"Aha" dedim,"Bizim meslek",seminerci.

- Ne anlatırdı baban

- Hayattta nasıl başarılı olunur ?

O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

-Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken ,biz de gülerdik. Annem kızardı,"Babanızla alay etmeyin.O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeiş var,onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor,ama adamda her numara vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz ?

-Ne bıraktı ?

-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. Ağabey aradan 15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.

Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :

"Asıl mirası bizim baba bırakmış."

Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var Allah'a şükür.

Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim :

-Dur ağabey,asıl bomba şimdi.

-Nedir bomban ?

-Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.



Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.




"A.Şerif İZGÖREN'in kitabından aktarılmıştır" notuyla mail kutuma düştü bu yazı. Maalesef bu yazarın hiçbir kitabını okumadım, ama sanırım ilk fırsatta okuyacağım.

Ahmet Şerif İzgören kimdir:
Ahmet Şerif İzgören (1965-İzmir), Kuleli Askeri Lisesini ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi’ni bitirdi. Silahlı Kuvvetler’de Üsteğmen rütbesine kadar görev yaptı. 1991’de TÖMER Bursa Şubesi’nin kurucu müdürü oldu. 1995 yılında özel sektöre transfer oldu, iki ayrı firmada genel müdürlük yaptı. 2001-2002 döneminde Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim, Liderlik ve İletişim konularında dersler verdi.
İngiltere’de Northampton Üniversitesi Sunley Management Center’da Yeniden Yapılandırma, Değişim Yönetimi, Liderlik, Eğitimci Eğitimi, Sunum Teknikleri, Benchmarking, Takım Çalışması, İletişim eğitimleri aldı ve İngiliz şirketlerle workshoplara katıldı. “Yönetim Temelli Eğitimler” verdi. Yeniden Yapılanma, Değişim ve Liderlik konularında danışmanlık yaptı.

Devlette yöneticilik yaptığı dönemlerde, Bursa’nın ilk kültür merkezini açtı. Türkiye’nin tek çeviri dergisini çıkarttı. On altı tiyatro, müzik, resim kulübünün fahri başkanlığını yaptı. Çalıştığı kurumlarda değişim yaratması, sistem oluşturmasıyla tanındı. Türk ve yabancı birçok kuruluşa, eğitim ve danışmanlık hizmeti verdi. Liderlik, takım çalışması, yönetim ve iletişim alanında yurtdışı da dâhil olmak üzere birçok üniversite ve platformda seminerler verdi, konuşmalar yaptı. Kitaplar yazdı. Halen yazmaya ve konuşmaya devam ediyor.



Yayınlanmış Kitapları







6 Ekim 2010 Çarşamba

Güven...

Güven insanlar arasında dostluğu pekiştirecek en önemli unsur bence... Yardıma ihtiyacınız olduğunu söylediğiniz anda yanınızda bulacağınızdan emin olduğunuz bir dosta sahip olmak kadar güzel ne var ki.
Berabeliklerde güven yoksa, o beraberlik sallantıdadır.
Bir de başarının anahtarı kendine güvenmek var ki bu en önemlisi...

Güven duyulan bir omuza dayanarak yükselmek... İşte bir örnek :))



7 Eylül 2010 Salı

Fazıl Say gidiyor :(

Sanatçılar duyarlı insanlardır. ..  Halkımızı 1000 yıl geriye götürmek isteyenlere, seviyesizliklere, görgüsüzlüklere, kültürsüzlüğe, kabalığa, saygısızlığa, değerbilmezliğe  dayanamadı, gidiyor...
Fazıl Say !!!
Aşağıda veda yazısı....
Anlayana,
Atatürk Türkiyesini özleyenlere.. ...
Fazıl Say dostları okusun lütfen.
Bu acı yakarışı ve gidişi mutlaka okuyun.
Yazık....Sanatı ve sanatçısı olmayan bir ülke olduk artık..
Modern ve çağdaş Atatürk Türkiyesi`nin sonudur bu yazı...

Siz Kazandınız     
...
Siz kazandınız
lütfen siz kazanın
lütfen benimle uğraşmayın
ve ebediyen siz kazanın
...
Tamam ben giderim
uzak bir yere (gözden uzak)
(uzaya gidemem kızımdan da ayrılamam ama siz beni görmezsiniz merak etmeyin)
tamam
giderim..
...
Ben son 6 yıl içinde

2 büyük oratoryo
2 büyük senfonik eser
1 keman konçertosu
2 piyano konçertosu
5 solo piyano eseri
1 bale müziği
2 Bach uyarlaması
4 film müziği
1 tiyatro müziği

bestelemiş olsam da

HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN

Bu son 6 yılda
dünya üzeri 42 memlekette
326 şehirde konserler verdim
yaklaşık 700 konser

HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN

Bu 6 yılda toplumumuza
10 CD
2 DVD
12 NOTA sundum

HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN

anlıyorum
yaptıklarım mühim değil

hiç bir zaman "her görüşüme katılmalısınız" demedim
tartışmaya hep açıktım
hiç bir zaman hemfikir olmadığım insanlara saygısızlık yapmayı düşünmedim
ama siz yaptınız
adil değildiniz
bir fikir de ayrı düşünüyorduk siz kökünü kazımaya kalktınız her seferinde

ama hiç bir zaman kendi içsesimden vazgeçmedim
doğru bulduğum doğrumdu yanlış bulduğum yanlıştı
yanlışı ben yaptıysam da hatamı anladığım gün düzelttim

anladık
değersiziz
sizin değer anlayışınızı anlamadım ama ben değersizim o anlayışa göre onu anladım
...
İmkanı yoktur bazı kusurlarımı affetmenizin
affedicilik de değil
" kabul " etmenizin
"lütfetmenizin"
imkanı yoktur...

Zamanında hatalarım olmuş onları düzelttiysem
bu da doğru değildir

imkanı yoktur..

-Falanca arabeskçiyi kültür olarak görmüyorumdur
asla affetmezsiniz

-Aziz Nesin haklıdır derim bütün hayatıma sataşırsınız

-"Din sömürüsü aldı başını gitti" deriz
Ölüm fermanı vermediğiniz kalır

-Konuşmayız
"Konuşmaz o korkak" dersiniz

-Konuşuruz
"Konuşmak senin ne haddine işine bak sen" dersiniz

-Beethoven ,deriz
"Git Beethoven'ın ülkesinde yaşa" ,dersiniz

git
popülist
korkak
ne haddine
git

Hiç bir yolu yoktur...

Sizler facebook da 130 grup kurdunuz (Fazıl Say gitsin vs)
ekşi-sözlükte yazılar yazdınız
Google'ı doldurdunuz
Yahoo'da gruplaştınız
gazete haberlerinin altına yorumlar yazdınız
Almanya'da yılın müzisyeni seçildiğimin haberinin altına bile döşendiniz
hakaretlerinizle. ..

Her yerde sizler varsınız.
Ve
sizler ne yaptınız hayatta
bilmiyorum
sormuyorum
düşünmüyorum
nefret etmiyorum
saygısızlık yapmıyorum
ama siz bana yaptınız...

Siz yarattınız bana en ağır haksızlıkları yapan bir kültür bakanını
siz yarattınız
siz cesaretlendirdiniz marjinal köşe yazarlarını
siz pislik attınız
çamur attınız
hepsini siz yaptınız

içinizde mesleki kıskananlar da oldu
aranızda piyano çalanlar da oldu
çalmayanlar da

faşoları
dincileri
marjinalleri. ..
2.cumhuriyetçileri..
Avanak liberalleri. ..

Ben hiç birinize tek bir kelime kötü bir şey söylememişken...

Hepsini siz yaptınız...

Artık kazanın
kazanın ve bitsin...
Siz kazandınız..

Kazandınız ve bitsin..

Yeter ...


Benim gerçek dostlarım bu yazıyı niye yazdığımı, kimlere yazdığımı anlamıştır.

Fazıl Say



16 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir zaman hikayesi....

 
40 yaşındalarında arkadaşlar o akşam nerede yemek yiyeceklerini tartışıyorlarmış. Sonunda Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri Helga adlı garsonun mini etek giymesi ve bacaklarının çok güzel olmasıymış.

 
10 yıl sonra, 50 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri lokantanın yemeklerinin güzel ve zengin bir şarap kavına sahip olmasıymış.

 
10 yıl sonra, 60 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri lokantanın sessiz ve sakin olmasıymış.
 
10 yıl sonra, 70 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri lokantanın tekerlekli sandalyeler için de uygun olması ve asansörünün bulunmasıymış.
 
Bir 10 yıl daha geçmiş, 80 yaşına gelmiş ve tekrar buluşup yemek yemeye karar verdiklerinde yine Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, bu kez nedenleri  daha once hiç gitmedikleri bir lokantaya gitme ve yeni bir mekan tanıma arzularıymış.








6 Ağustos 2010 Cuma

Ağustos Böceği ile Karınca....


Çin versiyonu   
Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.
Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur
patlasın çal oynasın yazı geçirir.
  Ve kış gelir...   Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken,
ağustos böceği açlık ve soğuktan iki gün sonra ölür.
     

   
Fransa versiyonu   
Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.
Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder,
Vur patlasın çal oynasın yazı geçirir..
Ve kış gelir...
  Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde sıcacık kışı geçirmeye
hazırlanırken kapı çalar.
  Bakar elinde bavulu ağustos böceği;   - N'aber aptal komşum?, Ben kışı geçirmek için Karaib Adaları'na
Gidiyorum DA, bir isteğin var mı sorayım dedim.
  Hadi bana eyvallah.    

   
Türkiye versiyonu
   

Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.
Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur
patlasın, çal oynasın yazı geçirir.
  Ve kış gelir...   Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken,
ağustos böceği bir basın toplantısı düzenleyerek, "Etrafta onca aç ve
üşüyen varken, karıncalar nasıl bir vurdum duymazlıkla sıcacık
yuvalarında yaşayabiliyorlar" diye olayı kamuoyunun vicdanına sunar.
ATV, KANAL D, STAR, HABERTÜK, SHOW ve bir çok gazete zavallı aç ve
açıktaki ağustos böceği ile karnı tok sırtı Pak karıncanın resimlerini
Yan yana yayınlayarak tarafları tartışmaya davet eder.
  Türkiye olayın sokunu yasamaktadır.   Nerededir bu devlet?   YBKD (Yeşil Böcekleri Koruma Derneği)' nden bir temsilci VAKİT, AKİT,
ZAMAN, YENİŞAFAK, SAMANYOLU, 24, ÜLKE TV'ye giderek 30 yıldır
çektikleri sefaletin tek nedeninin sırf yeşil renkli olmalarından kaynaklandığını anlatır.
 
Dünyanın en tanınmış Nobel adayı, yazarımız Orhan PAMUK ve tanınmış
aydınlarımız olayı Avrupa düzeyinde protesto ederek Türkiye'yi kınarlar.
Konu Bakanlar Kurulu'nda tartışmaya açılır ve Başbakan TGRT VE SAMANYOLU TV'ye verdiği özel demecinde "Daha önceki hükümetler tarafından bunca yıldır sorunları göz ardı edilen değerli ağustos böceği kardeşlerimizin bundan böyle huzur ve refah içerisinde
yaşamaları için gerekenler yapılacaktır" der.
      Diğer yandan Reha MUHTAR karıncayı canlı yayına çıkararak, "Ey
karınca!, kendi reklamını yapmak için zavallı bir ağustos böceğinin
içler acısı durumundan yararlanmaya utanmıyor musun?" diye bir güzel haşlar.
 
Ertesi akşam TEKE TEK'te ise "Ağustos böceğinden yürüttüğün para ve
Yiyecekleri nerede akladın, öt çabuk" diye Fatih ALTAYLI' Dan bir güzel dayak yer.
 
TARAF bundan talimat üzerine bir haber yapar. "Bunun tek suçlusu TSK...",
"... Belgeli Böcek Harekâtı / Senaryosu / Sendromu / Fiyaskosu / Cuntası / İhtilali / Planı /..." diye, balon uçurur.
 
En sonunda karıncayı içeri tıkarlar
?       Ve Ağustos Böceği onun evine yerleşir, yiyeceklerine konar,   eşyalarının üzerine yatar ve refah içerisinde gül gibi yaşar gider....



27 Temmuz 2010 Salı

"Sana yeterli olanı diliyorum"



Mail kutuma düşen bu güzel dileği sizlerle paylaşmazsam olmaz....






Bu yakınlarda bir babanın ve kızının havaalanında vedalaşırkenki son dakikalarına kulak misafiri oldum. Kalkış zamanının geldiği anons edildi.

Güvenlik kapısının yanında dururken birbirlerine sarıldılar. Baba şöyle dedi
"Seni seviyorum ve sana yeterli olanı (yeterli olan şeyi) diliyorum" Kızı cevap verdi

'Baba, beraber geçirdiğimiz bu hayat bana yetti de arttı bile. Sevgin her zaman ihtiyacım olan tek şeydi. Sana da her zaman yeterli olan diliyorum Baba'.

Öpüştüler ve kız ayrıldı. Baba oturmakta olduğum sandalyenin yanına yürüdü. Orada ağlamak istediğini ve ağlamaya ihtiyacı olduğunu gördüm. Rahatsız etmek istemeyerek onu kendisiyle baş başa bırakmak istedim, ancak o bana şöyle sordu

'Hiç birisine sonsuza dek geçerli olduğunu bilerek veda ettiğiniz oldu mu?

'Evet' diye cevap verdim. 'Sorduğum için bağışlayın ancak bu neden sonsuza dek geçerli olan bir veda?

' 'Ben yaşlıyım ve o çok uzakta yaşıyor. Önümde başa çıkmam gereken zorluklar var ve gerçek şu ki, bir sonraki seyahatini benim cenazeme gelmek için yapıyor olacak' dedi.
'Veda ederken sizi şöyle söylerken duydum: 'Sana yeterli olanı diliyorum' 'Bu ne anlama geliyor acaba?' Gülümsemeye başladı.

'Bu diğer nesillerden bize geçmiş olan bir dilek... Annemle babam eskiden bunu herkese söylerdi' bir
anlığına duraksadı ve detaylı olarak hatırlamak istercesine baktı ve bu sefer daha da gülümseyerek şöyle dedi '"sana yeterli olanı diliyorum" dediğimizde diğer kişinin sadece hayatta sahip olduğu iyi şeyleri korumaya
devam etmesine yetecek kadar iyi şeylerle dolu bir hayatının olmasını dileriz'

Sonrasında bana dönerek sanki bir hatıradan alıntı yapıyormuşçasına bana aşağıdaki cümleleri okudu:
"Sana gün ne kadar gri gözükürse gözüksün parlak bir bakış açısı vermeye yetecek kadar güneş diliyorum.
Sana güneşin varlığı için çok daha fazla şükretmeye yarayacak kadar yağmur diliyorum.
Sana ruhunu canlı ve ölümsüz tutmana yetecek kadar mutluluk diliyorum.
Sana hayattaki en küçük şeylerin bile çok büyük görünmesine yetecek kadar acı diliyorum.
Sana isteklerini tatmin etmene yetecek kadar kazanç diliyorum.
Sana bütün sahip olduklarına şükretmene yetecek kadar kayıp diliyorum.
Sana en son vedayı atlatabilmene yetecek kadar merhaba diliyorum. "


Sonra ağlamaya başladı ve yürüyerek gitti.


Derler ki, özel bir insanı bulmak bir dakika, onun varlığı için şükretmek 1 saat, onları sevmek için bir gün,
ancak sonrasında onları unutmak bütün bir ömür alır. Yaşamaya zaman ayırın!...
Bütün arkadaşlarım ve sevdiklerim, sizlere yeterli olanı diliyorum...